Dev Bizans Hipodromu ve Hayal Gücüm

Son bir kaç yazımda bu Hipodrom ile ilgili bazı şeyler karalamış fakat bir türlü Hipodrom’un kendisi hakkında bir yazı yazma fırsatım olmamıştı. Bu duruma bir son vermek amacıyla bugünlerde kendime fırsat yaratmaya çalışıyordum. Bir kaç kez bir şeyler karalamayı denedim fakat beğenmeyerek sildim. Belki yazacağım yazıya ilham verir diyerekten Sultanahmet Meydanı’na gidip etrafı kesiyordum ki o sırada hayalgücüm harekete geçti. Gözlerimi kapadım ve bir anda binlerce yıl geri gittim.

Bizans Hipodromu

Gözlerimi açtığımda ise Hipodrom’un tam ortasındaydım. Dikilitaş’ın yanında öylece duruyordum. Üstelik bu sefer ona yukarıdan değil tam olarak yanından bakıyordum. Demek ki zamanla buranın zemini bir hayli yükselmiş. Etrafım coşkulu taraftarlarla dolu tribünler ile çevriliydi. Hayretler içindeydim çünkü bu kalabalık günümüzdeki futbol stadlarında bile yok. O kadar güzel tasarlanmıştı ki anlatamam. O zamanda böyle bir şaheser inşa etmek beni oldukça şaşırmıştı.
Hayalime ufak bir ara verip kısa bir bilgilendirme yapmam gerekirse, ilk olarak Septimius Severus tarafından 196 yılında yapımına başlanan Hipodrom asıl haşmetini 303 – 337 yılları arasında Büyük Konstantin’in burayı genişleterek yeniden inşa etmesi ile almış.
Hayale dönecek olursak… O zamanlar hipodromun ortasında kalan ve yarışçıların etrafında döndüğü bu bölgeye Spina diyorlarmış. Üstelik burada günümüze kadar gelemeyen bir kaç eser daha var. Günümüze kadar gelmemeleri büyük kayıp çünkü gerçekten harika görünüyorlar.

Etrafa göz gezdirdiğimde ise tribünlerin büyük bir “U” harfi şeklinde olduğunu gördüm. Güney kısmında günümüze kadar gelen Sphendone tribünleri vardı. (Bknz: Kaderine Terk Edilen Hipodrom Duvarları) Bu kısım oldukça sert bir virajdan oluşuyordu. Yarışçılar o hızla bu kısmı nasıl dönüyor çok merak ediyorum doğrusu.

Günümüzde Sultanahmet Camii avlusunun bulunduğu tarafa döndüğümde ise küçük bir saray şeklinde 24 sütun üzerine inşa edilmiş yapı olduğunu farkettim. Balkonunda ise Büyük Konstantin halkı selamlıyordu. Sanki tribünlerden ayrı olarak inşa edilmiş gibiydi. Halkın bulunduğu bölümle bir irtibatı yoktu. Sanırım herhangi bir isyan patlak verdiğinde imparator kolayca sarayına kaçabilsin diye özellikle bu şekilde yapılmıştı.

Tribünlerin dönüp bittiği yerde düz bir bölüm vardı. Yan yana sıralanmış kapılar ve tam ortalarında dev bir giriş kapısı bulunuyordu. Sanırım bu kısım hipodrom’un ana girişi. Kapının üstünde ise 4 adet at heykeli vardı. Bunları bir istila sırasında Avrupa’ya kaçırdıklarını duymuştum. Şuan Venedik’teki San Marco Katetrali’nin giriş kapısının üzerindeymiş.

Bu zamana kadar bu hipodrom’un 40 bin kişi aldığını duymuştum fakat bu sayı gerçekten az. Çünkü tribünlerde o kadar çok koltuk var ki anlatamam. (Bknz: Günümüze Kadar Gelen Hipodrom Koltuğu) Tribünlerin en üst kısımda dev sütunlardan oluşan ve kapalı tribünleri anımsatan dar bir bölüm vardı. Pek bir fonksiyonu olmasada çok güzel bir görüntü oluşturuyordu bu sütunlar. Tribünler hipodromdan biraz yüksekteydi. Belkide vahşi hayvanlar ile yapılan gösterilerde insanları herhangi bir tehlikeden korumak içindir.

Yine etrafı gözlemliyordum ki o sırada anlam veremediğim bir şey oldu. Havada tek bir bulut olmamasına rağmen yağmur yağmaya başlamıştı. Tabi ki sonradan jeton düştü. Bu yağmur hipodrom’a değil Sultanahmet’e yağıyordu. Üstelik hayal değil gerçeğin ta kendisiydi. Anlaşılan eve dönme vaktim gelmişti. Ne diyelim. Bu şaheserin günümüze kadar gelememesinde emeği geçen herkese çok teşekkürler (!)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder